Science

Sizlere Türk Bilimadamlarını Takdim Ediyorum

Theodore von Kármán (1881-1963), Macar asıllı bir Amerikalı fizikçi. Dinamik konusunda 20. yüzyılın önemli fizikçilerinden biri olarak kabul edilir. Supersonik ve hipersonik uçuşun teorisi ve uygulamaları konusunda çok önemli katkıları olmuştur.

The Wind and Beyond, von Kármán’ın hayatını ve çalışmalarını anlattığı bir anı kitabı.

Kitabın 334-339 sayfaları arasındaki 42. bölümünde Von Kármán 1954 yılında Türkiye’ye gelişini anlatıyor. Bilim ve Savunma konusunda bir seminer vermek ve kitapta anlattığı NATO ile alakalı başka işler için gelmiştir. Bir kaç günlük vaktini Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığında zamanın bürokratları ve generalleri ile geçirir. Bu sürede askerler ile von Kármán arasında çok ilginç ve eğitici diyaloglar olur. Askerlerin akademisyenlere bakış açısını ortaya çıkaran bu diyalogların unutulmasına gönlüm razı gelmedi. University of California Santa Barbara kütüphanesinde bir kopyasını bulduğum kitabın 42. bölümünü aşağıda bulacaksınız. Okumanızı şiddetle öneririm.

 

Türkiye ile direkt alakalı bu kısmını tercüme etmeyi faydalı buldum.

*****

Türkiye’ye 1954 yılında Frank Wattendorf ile birlikte geldim ve resmi kişiler beni Atatürk’ün mezarına çelenk koymaya davet ettiler. Kabul edip yapmış olmam herhalde onların üzerinde çok iyi bir etki yarattı. Akabinde “bilim ve savunma” konusundaki seminerimi verdim. Dinleyiciler arasında yüksek rütbeli generaller vardı.

Konuşmamdan sonra bir general ayağa kalktı ve Amerika Birleşik Devletlerinin ne zaman Türkiye’ye bilimadamlarını göndereceğini sordu.

“Amerikan bilimadamları mı?” diye sordum.

“Evet, tabii” dedi. ABD bilimde dünya lideri değil mi?’

İçimi çektim, “Ben sizin bilimadamlarınızdan bahsediyordum”, dedim. “Sizin bilimadamlarınız savunma konusunda ne yapıyorlar?”

Başka bir general ayağa kalktı ve “Türkiye’de bilimadamı yok, dedi”

Şaşırarak, ona İstanbul Üniversitesinde tanıdığım bir çok bilimadamı var, dedim. Arzu ederseniz size isimlerini vereyim, dedim.

General bana teşekkür etti. “Bir daha geldiğinizde, onları bir araya getirelim ve onların neler yapabileceği konusunda konuşalım,” dedi.

“Türkiye’de telefon yok mu?” diye sordum.

“Var, tabii.”

“İyi, o zaman onları telefonla arayalım.”

“Ama, isimlerini bilmiyoruz ve onları buraya getirmek çok uzun zaman alır” diye başka bir general itiraz etti.

“Gece işleyen bir treniniz yok mu?” diye sordum.

“Evet, var ama ..”

“Harika, ben onları arayacağım ve gece treni ile hemen gelmelerini isteyeceğim,” dedim.

Gerçekten de aradım ve geldiler. Türk bilimadamları bundan çok mutlu oldular. Benimle konuşurken hükümet ve ordudan çok soyutlanmış olduklarını söylediler. Ertesi gün toplantıya onlar da katıldı. Salon üniformalı askerlerle doluydu. En önde genelkurmay başkanları oturuyordu.

Ayağa kalktım ve “Sayın beyefendiler,” dedim, “Sizlere Türk bilimadamlarını takdim ediyorum!

*****

Yorumlar

  • Bu yorum Neşet Fırat’dan (Facebook profile: https://www.facebook.com/nfrat)
    C. Güner Onay’ın yazmış olduğu Prof. Dr. Egbert Adriaan Kreiken isimli kitaptan (http://cetinkoc.net/earc/EAKreiken.pdf)
    Türkiye 15 Şubat 1952 tarihinde, aşağı yukarı AGARD’ın kurulduğu günlerde NATO’ya girmiştir. Türk Milli Savunma Bakanı’nın katıldığı ilk NATO Savunma Bakanları toplantısında Dr. von Kármán Türkiye’nin AGARD faaliyetlerine katılmasını önermiş, ancak dönemin bakanı Türkiye’nin savunma araştırmaları alanında NATO’ya katkıda bulunacak düzeyde olmadığı için katılmayı düşünmediğini söylemiştir. Bunun üzerine Dr. von Kármán Türkiye’de savunma araştırma faaliyetleri yetersizse AGARD faaliyetlerine katılmanın daha büyük önem taşıdığını, çünkü AGARD’ın, bilimsel yetkinliğe erişmiş ülkelere değil gelişmekte olan ülkelere yardım amacı ile kurulduğunu anlatmıştır. Bu konuşmalardan sonra Genel Kurmay Lojistik Başkanlığı’nda görevli Hv. Yük. Müh. Yb. Fuat Uluğ AGARD’ın Paris’te 19 ‐ 21 Mayıs 1952 tarihinde yapılan ilk “Milli Delegeler Kurulu” toplantısına katılmıştır. Kendisi ile yakın dostluk kuran F. Uluğ, Dr. von Kármán’ın 1954 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nı ziyaret etmesini sağlamış, bu ziyaret sonunda 19 Ağustos 1954 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nda “İlmi İstişare Kurulu Müdürlüğü” ismi ile ilk araştırma birimi kurulmuş ve yöneticiliğine de Alb. Fuat Uluğ atanmıştır12. 1957 yılında Tuğgeneral olan Fuat Uluğ 1958 yılında adı ARGE olan bu teşkilatın başında emekli olduğu 1960 yılına kadar kalmış ve bu sürede AGARD Milli Delegeliği görevi de devam etmiştir.

Predatory publishing

Many universities blindly want their faculty to publish. They measure productivity in terms of the number of papers, rather than their impact which is admittedly hard to measure. The easy street (“how many papers did you publish this year”) is however very harmful and costly for faculty, universities and the society at large. The outcome: Many Academics Are Eager to Publish in Worthless Journals. While it is difficult to measure long-term impact, this is what universities need to do.

Çetin Kaya Koç

20 July 1969

July 20 is a summer day. My hometown Ağrı, a northeastern border town of Turkey, is not one of the warmest places on earth, however it is still warm in July.

I was only 12 then, just finished elementary school, heading to the the Middle School. There was no TV reception in Ağrı at that time; it was an invention that had not arrived my home yet. The newspapers came daily, but usually a day late due to the time it takes to bring them from Istanbul by bus. Everyday I visited my father’s hardware store and some other nearby places, reading yesterday’s papers and following one of the greatest stories: The landing of man on the moon. Quickly, it became my job to inform my relatives about this extraordinary story. It seems, I was the only person in town who knew what was going on. I knew the names of everyone, from the President JFK, members of his cabinet, the director of NASA, top scientists, engineers, to the astronauts who were locked in that small capsule and sent off of the earth. As much as a 12-year can claim to be an authority on the subject, I became the source of information for my family, my relatives, and our neighbors.

For many, this was an event to which they paid intermittent attention, and perhaps forgot afterward. For me, however, it was an event that shaped the rest of my life. I decided that I wanted to become a scientist or engineer who can be involved in projects like this; the moon may have been captured, but many celestial objects are yet to be reached: Mars, Venus, maybe even Pluto.

After 40 years, humanity still did not figure out an efficient way to send manned spaceships beyond the moon, but the dream remains and our robot machines are already digging the surface of the Mars or heading beyond the solar system. As for me, due to what was available or feasible, I studied electrical engineering and then computer science, but I am still a constant admirer and avid reader of space exploration.

I am grateful to those scientists and engineers who dreamed of and finally accomplished the landing on the moon; without their implicit encouragement, an unpretentious boy from a  northeastern town of Turkey would have never have the courage to dream about a doctorate in computer science from the University of California.

Bright versus Gifted

A Bright Child knows the answers, is interested, attentive, has good ideas, works hard, answers the questions, performs in the top group, listens with ease, needs 6-8 repetitions for mastery, understands ideas, enjoys peers, grasps the meaning, completes assignments, is receptive, copies accurately, enjoys school, absorbs information, is a ‘technician’ of sorts, is a good memorizer, enjoys straight forward and sequential presentations, is alert and is pleased with his/her own learning.

A Gifted Child asks the questions, is highly curious, is mentally and physically involved, has wild and silly ideas, plays around yet tests well, discusses in detail and elaborates, is beyond the group, shows strong feelings and opinions, already knows, 1-2 repetitions for mastery, constructs abstractions, prefers adults, draws inferences, initiates projects, is intense, creates a new design, enjoys learning, manipulates information, inventor, good guesser, thrives on complexity, is keenly observant, and is highly critical.

Colonialists with guns and scalpels

As the medical science and practice are advancing, transplanted organs work better in new bodies, making the need for organs more apparent; however, in economic terminology, supply is way behind the demand curve:
“Organ transplants are one of the extraordinary developments of modern science. They began in 1954 with a kidney transplant performed at Brigham & Women’s hospital in Boston. But the practice only took off in the 1970s with the development of immunosuppressive drugs that could prevent the rejection of transplanted organs. Since then, the number of kidney and other organ transplants has grown rapidly, but not nearly as rapidly as the growth in the number of people with defective organs who need transplants. The result has been longer and longer delays to receive organs.” [1]

So, where do we get new organs, if there are not sufficiently many people willing to let go? Perhaps, science can help us here: what about growing organs in the lab?

Of course, as usual, fiction (or rather, science-fiction) has already offered several other alternatives to producing organs in factories: for example, cloning people in order to harvest their organs later on. You can read several science-fiction stories and watch movies with this theme; here two recent ones: Never Let Me Go (2010) and Moon (2009).

This is fiction, of course.

The reality is however is on its way; two economists: “Mr. Becker is a Nobel Prize-winning professor of economics at the University of Chicago and a senior fellow at the Hoover Institution. Mr. Elias is an economics professor at the Universidad del CEMA in Argentina,” offer the following solution: You can sell your organs.

Well, we spoke about suply/demand curve above, so economists feel qualified to chip in. They give analyses and examples on how and why this might work.

Who is “you” above? You is the one that “needs” the money, obviously, poor people. And, who might possibly “buy”. Rich people, of course. Poor selling their kidneys to the rich would be morally acceptable to some, since we live in capitalism.

But what should the rich stop there? As, my friend Mark Gannon puts it “…because the next logical step for capitalism is for the poor basically to be kept around so their organs can be harvested for use by the rich. We all know only those who have money ought to be able to get organs for transplant!?”

Still, Mark’s scenario is probably more humane than the following: Sending mercenaries to harvest organs in other countries; armed with guns and scalpels. A new form colonialism, I suppose. Perhaps as the ships carried live bodies of Africans as slaves to Americas up to the 19th Century, our high-tech, refrigirated airplanes would be flying from all unfortunate places to the Elysium, filled with live organs.

It seems that while the West ascends to other solar systems or perhaps to other galaxies on the wings of science, they also have the capacity to descend into the moral oblivion even deeper.

[1] Cash for Kidneys: The Case for a Market for Organs. The Wall Street Journal, January 18, 2014.